BİZ KİMİZ

Anasayfa » BİZ KİMİZ

DÂRU’L-İLİM İSLAMİ İLİMLER MERKEZİ

Modern zamanlarda milletimizin, aidiyetleriyle ilişkisini zayıflatan bir değişim ve dönüşüm sürecine maruz kaldığı malumdur. Bu süreç gün geçtikçe yaşanan durumu bir “kimlik problemi”ne dönüştürmüş ve milletimizi, fıtrî özelliği olan “tarih yapma” misyonundan uzaklaştırarak, “tarihe maruz kalma” noktasına sürüklemiştir.

Büyük fotoğraftan yansıyan görüntü bu olmakla birlikte, son dönemde yaşanan olumlu gelişmeler, suyun aslî mecrasına dönmesi noktasında son derece önemli bir imkânı işaret etmektedir. Hayatın her alanında tekrar görünür olmaya başlayan ve insanımızı bir bütün olarak kuşatan kültür ve medeniyet reflekslerimiz, milletimizin geleceği yeniden şekillendirme yolunda bilinçli ve iradî bir tercihte bulunduğunu gösteriyor.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, millet olarak köklerimizle sahih ve sahici bir irtibatın nasıl kurulması gerektiği sorusunu gündeme taşımıştır. İslamî ilimler alanındaki eğitim bu ilişkinin mahiyetini tayin edecek en önemli unsurdur.

Bugüne kadar bu alandaki çalışmaların iki noktada temerküz ettiği dikkat çekiyor:

1. Osmanlı’dan tevarüs edilen medrese geleneğini, bireysel gayretler ve kıt-kanaat imkânlarla devam ettirmeye çalışan yapılar.

2. İlahiyat fakültelerinde muhteva ve format bakımından ağırlıklı olarak modern bir görüntü veren eğitim tarzı.

Bu yapılardan ikincisi daha görünür olmakla birlikte ciddiyet, derinlik ve “sıhhat” noktasında ciddi zaaflar taşıdığı da ehlinin malumudur. İlahiyat fakültelerinde, kariyer yaptığı ilim dalının temel metinlerine arzu edilir tarzda nüfuz edemediği halde o ilim dalını ve o sahanın alimlerini yerme, sorgulama ve mahkum etme üzerine kurulu müsteşrikvari tavrı benimseyen pek çok akademisyenin varlığı gizli değil. Geldiğimiz noktada İslami ilimlerin, onlara hayat veren temel kaynaklarımız olan Kur’an ve Sünnet’in, dolayısıyla millet olarak bütünüyle “varlık alanımız”ın tartışma konusu yapılmış olması bu yapının doğurduğu bir neticeden başka bir şey değildir. Merhum Prof. Dr. Ali Fuat Başgil hocanın tespiti doğru çıkmış, ilahiyat fakülteleri “din alimi” yerine “din münekkidi” yetiştiren müesseseler olarak –mutlak anlamda olmasa bile geneli itibariyle– işlev görür olmuştur.

Medrese geleneğini yürütmeye çalışan girişimlere gelince, ayağını bastığı zemin doğru olmakla ve o aslî çizginin günümüze ulaştırılmasında son derece saygıdeğer bir fonksiyon ifa etmiş olmakla birlikte bu yapılar günün talep ve ihtiyaçlarını, problem ve sıkıntılarını bir bütün olarak doğru okuyamamakla maluldür. Günümüzde yaşanan durum, İslamî ilimleri, hatta sadece “alet ilimleri” dediğimiz giriş mahiyetindeki bilgi ve metinleri birer “kalıp” olarak öğrenip ezberlemekle üstesinden gelinemeyecek kadar derinlikli, çok boyutlu ve karmaşık bir yapıyı işaret etmektedir. İslam’a yönelik olarak Oryantalist dünyada üretilen “önyargılı” ve “ithamkâr” bilgiden hemen hiç haberdar olmayan, olsa bile ona mukabelede bulunacak ve hatta bir “Oksidentalizm” hareketiyle onun silahını kendisine çevirecek birikim, ihata ve sentezleyici zihin performansından yoksun bulunan bu yapının da maksadı hasıl etmeyeceği net olarak görülüyor.

Dolayısıyla İslamî ilimler alanında eğitim verecek bir müessesenin, İslam’a, onun kaynaklarına, tarihine ve inancına yönelik olarak Batı’da üretilen devasa bilgi birikimiyle hesaplaşabilecek, ilmî alanda bizden önceki kuşakların muhteşem müktesebatına nüfuz edebilecek donanıma sahip, özgüven problemi olmayan kadrolar, “alimler” yetiştirmeyi hedeflemesi zorunludur. Zira hem “bize ait” olanı, hem de “günümüze hakim” olanı gerçek anlamda derinlemesine tanıma/bilme ve mutlak hakikati modern insanın anlam, bilgi ve duygu dünyasına taşıma misyonu ancak bu suretle yerine getirilebilir.