BEŞ SORUDA RAMAZAN VE ORUÇ

lim Dergisi 9.sayı
Soru ve düzenleme: Adem Özçelik
Cevaplar: Muhammed Yazıcı Hoca

BEŞ SORUDA RAMAZAN VE ORUÇ

Bir Müslüman Ramazan’a nasıl hazırlanmalıdır?

Müslümanın Ramazan hazırlığı, üç ayların girmesiyle başlar. Recep ve Şaban aylarını ne kadar verimli geçirebilirsek Ramazan’ın yoğun atmosferine o kadar kolay uyum sağlarız. Fazileti hakkında doğrudan ‘sahih bir hadis’ olmasa da Recep ayının önemini Allah Rasülü’nün “Şaban ayı, insanların Recep ve Ramazan arasında önemini farkedemedikleri bir aydır” sözünden (Nesai, Ahmed bin Hanbel,  sahih)  dolaylı şekilde anlıyoruz. Şaban ayının fazileti ise daha belirgin biçimde rivayetlerde yer alır. Müminlerin annesi Hazreti Aişe şunu aktarır: “Rasülullah sallallahü aleyhi vesellem, Şaban ayı kadar başka hiçbir ayda çok oruç tutmazdı.” (Buhari ve Müslim)  Allah Rasülü’nün bizi irşad ettiği üzere, üç aylarda sergileyeceğimiz kulluk performansı Ramazan’ın verimini doğrudan etkiler. Hadisten anladığımız üzere, özellikle Ramazan öncesi oruçla midenin vesair şehevi arzuların açlık ve yokluğa ısınması sözkonusudur. Her önemli şeye hazırlık, nasıl öncesinde alınan tedbirlere bağlıysa, Ramazan gibi sayısız bereket kaynağı bir aya da hazırlık, öncesindeki üç aylarda girdiğimiz dünyevilik perhizine bağlıdır. Bu arada Kuran-ı Kerim’in hakkını yemeyelim. Müslümanın Ramazan’a hazırlığının diğer boyutu, Kuran-ı Kerim’le olan bağını güçlendirmesidir. Yine Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır” (Bakara, 185) buyurulduğuna göre Ramazan’ı “Kuran sezonu”, “Kuran bayramı” saymamız gerekir. Bu bakımdan oruç ve Kuran bir bütündür. Biri gündüzleri sahibini yeme içmeden alıkoyuyorsa, diğeri geceleri sahibini uykudan meneder. Allah Rasülü Efendimiz ikisinin bütünlüğüne şöyle dikkatimizi çekmiştir: “Oruç ve Kuran kıyamet günü kula şefaatçi olurlar. Oruç der ki, ‘ey Rabbim, ben onu yemeden, şehvetten alıkoydum. Beni kendisine şefaatçi kıl.’ Kuran da der ki, ‘ey Rabbim, gece uykusundan onu ben uzaklaştırdım. Şimdi beni ona şefaatçi kıl.’ Böylelikle ikisi de sahiplerine şefaat ederler.” (Ahmed bin Hanbel, Taberani, Hâkim)

Şu soru sanıyorum orucun temel hikmetini anlamak için anahtar sorudur: Rabbimiz bizi neden aç bırakıyor?

Bu şekilde midenin doygunluğunu merkeze alarak yaklaşırsak kısır döngüye düşeriz. Meseleye Allah Celle Celalühû’nün rahmet ve lütfu olarak baktığımızda doğru cevaba yaklaşmış oluruz. Eğer O Zülcelal’in oruç tutanlar için hazırladığı ecri görme şansımız olsaydı, “neden bizi aç bırakıyor” gibi şikayetvâri bir soru yerine “keşke Rabbimiz bizden sürekli oruç tutmamızı isteseydi!” gibi özlemdolu bir dilekte bulunurduk. Allah Rasülü’ne isnad edilen şu söz sanıyorum bu noktayı daha iyi anlamaya yeterlidir: “İçinden gelerek bir gün oruç tutan bir insana, şayet yeryüzü dolusu altın verilse  bile, yine de hesap gününden başka hiçbir şey onun mükafaatını ödemeye yetmez.” (Ebu Ya’la, Taberani) Cevabın ikinci kısmına gelince, hepimiz biliriz ki, bağımlılık ne kadar tehlikeliyse, tedavi için o bağımlılığa uygulanacak perhiz de o kadar sıkıdır. Burada hastanın duyacağı acı, perhizden, yani tedaviden değil, aslında hastalık mikrobuna olan bağımlılığındandır. Bir eroinmanın kriz anındaki tedavisiyle ayaküstü pansuman yapılan birinin farkını düşündüğümüzde bu gerçeği daha iyi anlarız. Mide ve dünyevi arzular için de aynı şey geçerli. Hemen bütün dünyevi ve nefsani arzu ve ihtirasların yolu mideden başlar. Dolayısıyla o geçidin tutulması ihtiras, isyan, kibir, gaflet ve hased gibi düşman taarruzlarına karşı koymak için hayati önem taşır. Dolayısıyla midenin dikkate alınması ve doymanın alışkanlık haline getirilmesi Müslümanın düşmanla işbirliği yaptığı, ahiretini satışa çıkardığı anlamına gelir. Bu bir bakıma kulluk mükellefiyetinden istifa etmek demektir. Bunları abartılı bulanlar şu nebevi hadisleri bir daha okumalıdırlar: “İnsanoğlu midesinden daha şerli ve kötü bir kap doldurmamıştır.” (Tirmizi, İbn Mace, İbn Hıbbban) Yine yanında geğiren bir sahabiye Allah Rasülü “yanımızda geğirme! Zira bu dünyada kim ne kadar doyduysa ahirette o kadar acıkacaktır” buyurur. (Tirmizi, İbn Mace, Beyhaki) Hazreti Aişe doygun midenin nelere yol açacağını ne güzel özetler: “Peygamberlerinden sonra bu ümmette baş gösteren ilk bela, doymaktır. İnsanların midesi doyup bedenleri şişmanladıkça artık kalpleri zayıflamaya ve arzuları azmaya başladı.” (Buhari, Kitabü’d Duafâa’, İbn Ebi’d Dünya, Kitabu’l Cû’)

Peygamber Efendimiz yalan konuşmayı ve yalan dolanla iş yapmayı bırakmayanın oruç tutarak aç ve susuz kalmasına Allah’ın ihtiyacı olmadığını söylüyor. Buradan ideal bir orucun yeme içme dışında başka ahlaki gerekleri de olduğunu anlıyoruz. Peki nedir yeme içme dışında uzak durmamız gereken bu davranışlar?

Aslında oruçla amaçlanan nefis terbiyesine aykırı her şey, oruçluyken uzak durmamız gereken tehlikelerdir. Allah Rasülü sallallahü aleyhi vesellem “kişi yalan konuşmayı ve yalan dolanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yeme içmeden uzak durmasına ihtiyacı yoktur” (Buhari, Ebu Davud) buyururken orucun makdasıyla örtüşmeyen bu iki maddeyi misal olarak verir. Diğer ilgili rivayetlerde bunlara boş ve kötü sözün ve gıybetin eklendiğini gördüğümüzde tehlikeliler listesini uzatmanın mümkün olduğunu anlıyoruz. Burada Allah Rasülü bize fotoğrafın bütününe bakmamızı, orucu tüm derinliğiyle anlamamızı söylüyor. Bu derinliği ıskaladığımızda Allah korusun orucumuzun açlık ve susuzluktan öteye geçmeyeceğini yine kendi söylüyor. (İbni Mace, Nesai, İbni Huzeyme) Muhtevası fesada uğradığında şeklen muhafaza edilse de bütün iyilik ve ibadetler aynı çıkmaz sokağa çıkarlar. Kuran-ı Kerim “bir tatlı dil, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan daha hayırlıdır” (Bakara, 263) derken zekat ve sadakalarda aynı hassas noktayı işaret buyurur. Namazla alakalı da ilgili ayete dayanarak İbni Mesud, İbni Abbas, Haseni Basri ve İmam Katâde gibi sahabe ve selef büyükleri kıldığı namazla kötülük ve çirkinliklerden vazgeçmeyenlerin namazlarının kendilerini Allah’tan uzaklaştırmaktan öte bir işe yaramayacağını söylemişlerdir. Dolayısıyla hadislerde Ramazan’a ve onda oruç tutanın geçmiş seneki günahlarının affolacağına, ecrinin yediyüz kattan daha fazla verileceğine, hakkında yetmiş bin meleğin dua ve istiğfarda bulunacağına dair müjdelere muhatap olmamız için sözlü ve fiili her tür kötülükten uzak durmamız gerekir.

Son yıllarda iftar programlarının ve Ramazan etkinliklerinin dini derinliğinden kültürel aktivitelere doğru kaydığı şeklinde eleştiriler yapılıyor. Siz tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 Bu soru bidatları yeniden gündeme alıp enine boyuna tartışmamız gerektiğini gösteriyor. Dinin sağlıklı bünyesinde katkı maddeleri anlamında bidat, yeni gelişmelere paralel şekilde güncellenen ibadet biçimlerinden (bidat-ı hasene), sapıklığa ve akabinde cehenneme sürükleyen uygulamalara (bidat-ı seyyie) kadar uzanan içerik ve çeşitliğe sahip. Buna bir de halkımızın maalesef din konusundaki cehaletini ve kalpleri İslam’a yeni ısınanların ülfet maslahatını eklediğimizde pratik manada çözüm hayli zorlaşıyor. İbadetler ve gelenekler çoğu zaman birbirlerden ayrılması zor bir yakınlıkta toplumlarda yaşar ve gelişirler. Bu usûli izah elbette bahsettiğiniz Ramazan şenliklerini meşru göstermez. Ama neden ve nasıl böyle olduğunun açıklaması için bunları söylemek gerekiyor. Özellikle bu tür konularda hukuksuz ahlakın ve dahası kanuni müeyyidesiz hukukun ne kadar eksik kaldığını görüyoruz. Dinin üst yönetim bazında vicdanlara hapsedilmesi politikalarının kötü neticesi bu. Bozuk ritüeller de saf icraatlar da aynı gelenek deliğinden bize tevarüs ediyor ve vahyin ereğinden geçirmeden hepsini kanıksıyoruz. Burada elbette hocalara, vaizlere ve ilahiyatçılara büyük iş düşüyor. Pratik zorluklarına rağmen akıntıya karşı kürek çekmek mecburiyetindeyiz. Evet, Ramazan şenlikleri çığırından çıkmış ve manevi derinliği kaybolmuştur. Özellikle belediyelerin imaj yarışı ve rant ihaleleri halkımızın Ramazan iklimine gölge düşürüyor. Adetlerin ibadetleşmesi ve ibadetlerin adetleşmesinin özellikle Osmanlı’nın son dönemlerindeki Levantenler tarafından gercekleştiğini görüyoruz. Ramazan şenlikleri de bu umumi fotoğraftaki en belirgin kare.

Son olarak Peygamber Efendimizin Ramazan pogramından kısaca bahseder misiniz? Sahuru, iftarı ve  ibadet düzeni nasıldı onun bu ayda?

Bizdeki gibi Ramazan’a keskin ve ani geçiş yoktu Allah Rasülü’nün yaşantısında. Bir önceki Şaban ayının belki yarısını oruçla geçirmiş, gece ibadetini ve ayakları şişene dek namaz kılmayı adet edinmiş, her koşulda iyilik ve yardım duygusunu canlı tutmuş bir örnek şahsiyet olarak Allah Rasülü’nün Ramazan programı bizimki gibi ibadet ve oruçla tanışma değil, kulluğunu zirveye taşıma heyecanıydı. İlk sorudaki hazırlık devresi mükemmel geçtiği için sonraki bizzat yaşama dönemi de ideal şekilde geçiyordu. Gece uyanır, saatlerce teheccüd kılar, oruca mutlaka sahurla başlar, sabah namazından güneş doğuncaya kadar yerinde dua ve zikirle meşgul olur, ardından sahabe arkadaşlarını dinler, devlet meselelerini görüşür, günlük ihtiyaçlarına yönelir, öğle sonrası kaylüle uykusuyla mübarek bedenini gece ibadeti için bakıma alırdı. Nereye davet edilirse reddetmez, iftarı hurmayla, olmadı suyla açar, yatsıdan sonra -bugün yaptığımız gibi geç saatlere kadar Ramazan meclislerine iştirak etmez-  hemen istirahatine çekilir, gece ibadetine zinde bir şekilde uyanırdı. Ramazan’ın son on gününde mescidde itikafı hiç aksatmaz, Hazreti Cebrail’le karşılıklı veya tek başına yoğun şekilde Kuran-ı Kerim okur, ayetler üzerinde uzun uzun düşünür, içli içli ağlardı. Rabbimiz Azze ve Celle onun sünnetini hayat tarzı edinenlerden eylesin cümlemizi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Ziyaretçilerimiz tarafından yapılan yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZIN

Bu konu hakkındaki görüşünüzü belirtmek ister misiniz?